|
|||
![]() |
KIRK YAŞ TÜRKÜSÜ | ||
| Yusuf ALİOĞLU | |||
Avutulmuş çocuklara verilen şekerlerden yüz çevirdiğimden beri, bir ben kaldım tenhasında gecenin… avutulmamış ben.
Uzza ile yoldaşlığa, Hubel ile sırdaşlığa çağrıldığım kırklı yaşlarımda, ‘ellerimi’ göstererek, ay ve güneşin dahi kifayetsizliğini belirttiğimden beri, bir ben kaldım ortasında kahır yüklü pazarların…müstaskil bedenlerin yorgun ruhu ben.
Yeğus’u ve Suva’ı, kırk günlük tufanın her damlasıyla beraber arzın çekirdeğine gömdüğümden ve romantik müşrikleri Sümer efsanelerine terk ettiğimden beri, bir ben kaldım Cudi yakınlarında…arz-ı mev’ud’suz mültecilerin firari ruhu ben.
Emin olan adamın yatağında emanetler için güneşi beklediğimden ve mağaralarda sıkıştırılan ikiliyi şirk militarizminin haramilerinden sakındığımdan beri, bir ben kaldım Hendek’lerimde yapayalnız… ayartılmamış ben.
Elimi kılıcımın kabzasına koyup Faruk heybetinde davudi bir sesle, ‘Ben gidiyorum, varsa ağlatmak isteyen annesini, dul koymak isteyen karısını ve ağlatmak isteyen çocuklarını arkamdan gelsin’ diyen mağrur gözlerin Mekke sokaklarından vecd ile süzülerek çekilmesinden beri, bir ben kaldım gölgesinde şirk sütunlarının…müdahanesiz ben.
İsa’yı Romalılara kırk paraya sattıktan ve bir şapele sığınarak gözyaşlarımı ihanet kippalarından sakındığımdan beri, bir ben kaldım ruhu çarmıha gerili kalan…satılmamış ben.
Samiri’nin koynuna buzağı suretinde giren tih çılgınlarından Harun’un Musa’sını kırk gün ve kırk gece sakındığımdan beri, bir ben kaldım ruhu çöllerde kum gibi ezilip geçilen…çılgınlaşmamış ben.
İşi gücü olanlar çekip gittiğinde, bu türkünün korosunda kim kalacak diye uykusuz gecelerden kırk yaş sabahına erdim.
Geceleri kravat bağlamayı öğrenen ve giysileri içinde iğreti bir emaneti taşıyan kimliksizleri gördükçe ‘suyun boğduğunu, ateşin yaktığını’ öğrendim.
Gözlüklerinin ardına saklanan kişilik iflaslarını izledikçe en büyük meydanlarda yarı belime kadar olduğum yeri kazmak ve bu acıdan ölenlerin anısına sütunlar dikerek göğe ermeyi öğrendim.
Kendisini sokaklara karşı denememiş salon dostlarına, gardrob yoldaşlarına ve tatlı su delikanlılarına karşı ‘bir ben kaldım ortasında gecenin; kardelen masumiyetinde ve hiç uyumamış ben’.
‘Abdestli kapitalistler’ ile ‘emekçi kapitalistler’in liberal limanlara demirlediklerini gördükçe ‘olmasaydı sonumuz böyle’ dedim dudaklarımı çiğneyerek.
Ağlamayı öğrenmekten kahkaha tufanına doğru seğirten bir ahlaksızlıktan sıyrılmayı her deneyişimde, tecessüs erlerinin kırk yaş fısıltıları ile dolu kuşatmalarına tutuldum.
Mebzul miktarda satılmışın yarattığı uğultu ile ortalık allak bullak. Orta sınıf yüzeyselliğine ait liberal şovları, kapitalist ayinleri, üretim ibadetlerini, tüketim ritüellerini izledikçe, ‘şu inen yağmura bak, çıkan buluta inat’ dedim.
Sağcılaşan solun ve solculaşan sağın iniltilerinden itaat tadında soysuz kültürler devşirildiğini gördükçe, birileri kızsa da, ‘kendimi okumaya’ karar verdim.
Romantik ahlaksızlıkları ile ‘düşünce sermayesini’ ortalık malına dönüştüren maskelilerin arasından sıyrılarak güneşin doğduğu yöne dönüyorum.
Masum sloganlarını kartel danışmanlıklarına terfi ettiren; düşünceyi inşa kabiliyetlerini müteahhitliğe dönüştüren ihanet sembollerinden uzaklaşarak çocukların dünyasına sığınıyorum.
‘Besmeleden pekmez sağan’ martavalların modern zamanın ruhu olmaya aday şaklabanlıklarını gördükçe münafikun suresi yalıyor kulaklarımı.
‘Muttaki kelimeler’ ile kompradorların euro projelerine hizmet eden bilgi pezevenklerini taşlıyorum Moriya dağından getirdiğim taşlarla.
Tavşan kılıklıların yuva değiştirmelerini, maske tazelemelerini öğrendikçe Roger Garaudy’nin, ‘Cemaatimi değiştirdim ama safımı değiştirmedim’ vecizesi yankılanır beyin koridorlarımda.
Gözbebeklerinde ebabil kuşları uçuran bir adamın, ‘Waldo, sen neden burada değilsin’ haykırışı çınlıyor, kadına ve şaraba yaltaklanan müsvedde hayatlarda.
Işığını kitabın toprağına gömen Cemil Meriç’in; ‘Evlat, bu ülkede sağcı-solcu, ilerici-gerici yoktur. Namuslular ve namussuzlar vardır…’ tespitinde yatan kırk satır filozofisi şahlanıyor burçlarımda.
Kelimeler ülkesinden firari yüzlerin karanlık yanlarına takılıyor kırkıncı fenerim. Zafer sanılan yenilgi saatlerini okuyorum mutaffifin kılıklı tacirlerin kırk yapraklı senet defterlerinde.
Bütün aşklara dair yazılmış kutsal kitapları tahrif eden ve tüm sırları kan ve şarapla içen kariyer sarhoşlarını, prestij budalalarını okuyorum ‘Son Gece’ yazılarında.
Eşitlik söylemini otel lobilerinde tüketen kadın simsarlarını; hak ve hukuku parti binalarında terk eden entel bozmalarını; inancı ve adanmışlığı holding odalarında terk eden sermaye soytarılarını; bilgeliği akademik kariyer fetişizmine kurban eden malumatfuruşları onurlu vicdanlara havale ederek, ‘kırk hadis’ diyorum ve ‘Erbain Şiirlerini’ ekliyorum.
Işıklı salonlarda ya da kalabalık törenlerde, şehrin meydanlarında ya da ana arterlerinde tek tabanca dolaşmalarımın ardında, ‘Geceden karanlık sebebim, geceden mülteci kederim’ yatar; işte bağırıyorum…
Bir milyardan fazla insan, üstü çıplak, karnı aç sabahlarken sakalını sıvazlayan ve göbeğinin altında kemer deliğini bulamayan ahund takımının tarihteki yürüyüşüne takılıyor gözüm.
Hangi suçtan ötürü öldürüldü / susturuldu / konuşturulmadı / ayıplandı / dışlandı / diyemeyen dilsiz şeytanların meclisine takılıyor gözüm.
Kılıçlarını kaldıranların ‘kılıç kalkan’ ekibine dönüşmelerini, bu bir kılıç balığının öyküsüdür diyerek ibretle dinlerken, bira fıçısında yüzen Yunus mukallitlerine dalıyorum.
Yılda bir kırkta bir veren, kırk dereden kırk ayrı su getiren ve kırk katır mı kırk satır mı dedirten dünyadan, Amin Maalof’un deyişiyle, ‘çivisi çıkmış dünyadan’, kırk talak ile boşanıyorum.
‘Bu şehr ki amansız, göğünü bile çekti üzerimden; dörtnal nal koşan ayaklarıma bukağılar vurdu’ diyerek, entel ironiler arasında, şehrin akıl tutulmalarını izliyorum.
Kulağımda Celal’in sesi: ‘Kırk yaşında gazel dökülür bağlar’.
Kulağımda meleklerin sesi: ‘Yaşlanıyorum’.
1 Mart 2010 |
|||
| Etiketler: KIRK, YAŞ, TÜRKÜSÜ, | |||
|