|
|||
![]() |
SCHOPENHAUER AYNASINDA FATMA ALİYE SURETİ | ||
| Yusuf ALİOĞLU | |||
‘Hayat, kesişmelerin özetidir.’ dense yeridir. ”Okuma, yorumlama ve anlamlandırma süreçlerinde yaşanan kesişmeler de bunun en dikkat çekici örnekleridir.
Schopenhauer okumaları etrafında dolanırken filozofun ölümünden iki yıl sonra (1862) doğan ve Osmanlının ilk kadın yazarı olarak anılan Fatma Aliye ile kesişti yollarım.
Alman bilgesinin annesiyle, Fatma Aliye’nin de kızı İsmet'le yaşadıkları, bu kesişmeyi ziyadesiyle ilginç kıldı. Asım ve Haluk figürleri üzerinden aşina olduğumuz hikayelere bir yenisini daha ekleyecektim. Fatma Aliye’nin evlat ile imtihanının adı İsmet. Kadın imgesine anne gerilimi üzerinden olumsuz yüklemeler yapan cins kafa Schopenhauer... Bir irade olarak dünyayı gözlemleyen kötümser bir filozoftur Schopenhauer. Yaşadığı dönemin en ünlü kadın yazarlarından olan ve 1820 yılında bütün eserleri 20 cilt olarak basılan Johanna Schopenhauer ile oğlu Arthur Schopenhauer’un sert ve yakıcı bir ilişkisi vardır.
Johanna sıradan bir ailenin akıllı ve kabiliyetli bir kızıdır. Gün gelir evlenir ve tüccar olan kocasıyla tahammülü zor yıllar yaşar. Kocasının intiharı sonucu yalnız kalınca da farklı meşguliyetler geliştirir. Örneğin yakın dostu Goethe’nin teşvikiyle romanlar kaleme almaya başlar ve Almanya’nın en ünlü salonlarından birini açar. Her çevreden edebiyat meraklısı erkeklerin devam ettiği salona, oğlunu da ancak misafir kabul günlerinde dahil eder.
Her şeye kötümser bakan ve kimseleri beğenmeyen oğlunun iklimini yanı başında hissetmek kötü gelmektedir ona. Ve bir tartışma sırasında oğlunu merdivenlerden iterek yuvarlanıp düşmesine sebep olur. Arthur, bu yuvarlanışın rövanşını yıllar sonra ev sahibinden almayı deneyecek; ancak kadın merdivenlerden yuvarlanıp kötürüm kaldığı için, yıllarca kadına nafaka ödemek zorunda kalacaktır. (Uzak Ülke, F.K.Barbarosoğlu) Annesi, ölünceye kadar bir daha oğlunu görmek istemeyecektir. İşte hikayeler burada eklemlenir birbirine: Almanya’nın yazarlıktan geçimini sağlayan ilk kadın yazarı olan Johanna ile Osmanlı'nın ilk kadın yazarı olan Fatma Aliye’nin hikayesi. Johanna, sıkıcı evliliğinden sonra serbest aşk hayatı yaşamayı seçmiş; oğlunun eleştirilerine tahammül etmek istemediği için, onunla bir daha yüz yüze gelmemeyi tercih etmiştir. Fatma Aliye’nin dört kızının en küçüğü olan 1901 doğumlu İsmet de, ‘özgür olmak istiyorum’ diyerek evden ayrıldıktan sonra, yüzünü bir daha annesine göstermemiştir… Annesi yaşadığı sürece Johanna’nın oğlu olarak anılan Arthur, yazdığı eserlerin kitap olarak değil kese kağıdı yapmak için alındığı dönemde bile umudunu hiç kaybetmez. Babasından miras kalan üç kuruşla hayatın elinde oyuncak olmamaya çalışmış; hayatını bir filozofa yakışır şekilde ilkeli, soğuk ve mesafeli olarak sürdürmüştür. Fatma Aliye’nin kızı ya da Cevdet Paşa’nın torunu İsmet de bu sıfatını unutturmak için her şeyi yapmıştır.
Schopenhauer’un en sevdiği fabl, kirpi fablıdır. Yani fazla yaklaşmaya gerek yoktur insanlara. Kişilerin birbirlerine zarar vermeyecekleri en uygun mesafe, kirpilerin okları gibi korunmalıdır. Ve korumuştur kendisini insanlardan daima. İlerde onlar için vazgeçilmez olacağından emin düşüncelerle kendi evrenine çekilmiştir.
Diğer yandan; Johanna'nın, Arthur Schopenhauer’un annesi olarak anılacağının bilgisiyle de azap dolu günler yaşamıştır.
Biyograflar onu, anne sevgisinden yoksun oluşunun eserlerine verdiği renk ve tını konusunda en çok Byron ile anacaklardır.
Ve anne sevgisizliği zamanla kadın sevgisizliğine dönüşecek, bütün felsefesini de kadınların ahmaklığı üzerine kuracaktır.
Çocukların irade ve davranışlarını babalarından, akıllarını annelerinden aldıklarını söylerken, aklı ve zekası ile yaşadığı dönemin erkeklerinin başını döndüren Johanna’nın oğlu olmaktan şikayet etmeyişi ise ruhundaki gelgitlerin tezahürü olarak yansır felsefesine.
Annesi tarafından kovulmayan ve sevgiyle kucaklanan bir çocuk olsaydı Arthur, belki kadınlar konusunda o kadar tahammülsüz olmayacak; tahammülsüz olmadığı için ev sahibini merdivenden yuvarlamayacak; merdivenden yuvarlamadığı için nafaka cezasına çarptırılmayacak; üç kuruş ile nasıl yaşarım endişesini daha az duyacağı için belki de kadınlar hakkında daha az kötümser olacaktı.(Barbarosoğlu)
Erkekler adına çok eşliliği savunan Arthur Schopenhauer ile Fatma Aliye’nin yolları bir defa daha kesişecekti tarih önünde. Üstelik Schopenhauer, felsefesiyle modern psikanalizin babalarından biri sayılacak; fakat çok eşlilik üzerine ileri sürdüğü fikirleri önce parantez içine alınacak; sonra görünmez olacaktı.
Fatma Aliye’nin ise Mahmut Esad Efendi ile tartıştığı ‘taaddüd-i zevcat’ meselesi, İslamcıların çok eşliliğe bakışı noktasında en vulgarize söylemlerin parçası olacaktır. Fatma Aliye çok eşliliğe karşı çıktığı için İslamcılar tarafından benimsenmeyecek; İslam’ı toplumun temel harcı olarak gördüğü için de modernistler ve feministler tarafından kabullenilmeyecektir.
Kim kim ile mukayese edilir? Mukayeselerin temeli neye dayanır? Doğumundan iki yıl önce ölmüş bir filozofun ayak izlerine niçin Fatma Aliye’nin ayak izlerini karıştırmaya çalışıyoruz. Schopenhauer hayatı boyunca annesinden nefret etti. Kötümser metinler ortaya koydu. Fatma Aliye evden kaçan kızının peşinde koşarken, kızının bütün bunları kendisini üzmek için yaptığını düşündü. Nefret duygusunda kesişen hikayeler, erkekten kadına ya da evlattan anneye akan yönleri ile ilginç şekilde benzer sonuçlar yaratmıştır. |
|||
| Etiketler: SCHOPENHAUER, AYNASINDA, FATMA, ALİYE, SURETİ, | |||
|