|
|||
![]() |
İKİ RENK, ÜÇ KELİME YA DA COŞKUNUN KIYISINDA | ||
| Yusuf ALİOĞLU | |||
Yıldızların tüm parlaklıkları ile buradayız dedikleri ve varlığın ilkbahar suretinde yeniden boyutlanıp kendisini güncellediği serin bir ilkbahar akşamıydı. Tenimizde çiçekler açan rüzgarlar ve soluğumuzu ferahlatan berraklıkları ile zümrüt karanlıklarda büyüyen aydınlık tomurcuklarla nefesleniyorduk. Zaman, bir yandan billur kaselerde nadide içecekler sunuyor diğer yandan yeşil yapraklı takvimlerden üzerimize hoş kokularını salıyordu.
Tabiat kusursuz bir orkestra gibi eserlerini bir bir icra ediyor, her varlık kabiliyeti oranında bu senfonileri okuyor, dinliyor, gözlüyordu. Bense; ‘Dudaklarımda direnmiş yüreklerin isyanını taşıyan keskin bir ıslık, Ellerim ceplerimde bu şehri yerle bir edersem bana deli, bana çılgın diyecekler...” şiirinin satırlarına dolanmış vaziyette olanları muhasebe ediyor, olacakları da parmak uçları üzerinde yükselerek duvarın ötesini görmek isteyen yaramaz çocuklar misali kavramaya çalışıyordum.
Beton blokların bir tiyatro sahnesindeki korkuluklar gibi her köşe başında karşınıza çıkarak sizi söbelediği farklı bir hayat tecrübesiydi yaşadıklarımız. Hayal sayfalarından korku notlarına, ümit şiirlerinden dram filmlerine uzun metrajlı bir dinginlik içinde harflerin bitmeyen versiyonları sarmış dört yanımızı. Kaldırım taşları ve her taşın altında kabalığın ve zarafetin gölgesinde kavisini tamamlayan birer ‘oluş’ kesiti.
Bir berberle bir kasabın yaptığı ve hiçbir mimari değeri olmayan, kocaman balkonları ve Fransız pencereleriyle evin içini dışına taşıyan beyaz renkli binanın, kafe reklamıyla boyanmış köşesinden önce sesler, sonra da sesin sahipleri yayıldı ortalığa. Bina, estetik derinlikten mahrum olsa da gündelik hayatın akışını kendine çeken bir toplumsal geçirgenlik üretmişti denilebilir. Balkonlar ve pencereler, ev ile sokak arasındaki mesafeyi kaldıran görünmez köprüler gibi çalışıyor, insanların birbirine temas ettiği bir yaşantı membranına dönüştürebiliyordu.
Betonun tek tipleştirdiği silüetler nasıl şehrin hafızasını eksiltiyorsa, plastik tabaklardaki dondurulmuş yiyecekler de damakların kadim coğrafyasını aynı sessizlikle buduyordu. Taş fırınların sabrı, bakır kazanların hafızası, nesilden nesile aktarılan sofraların bereketi; parlak ambalajların, standart reçetelerin ve hızla tüketilen lezzetlerin arasında usul usul siliniyor, kadim mutfak kültürü estetikten önce ruhunu kaybediyordu. Her şey daha parlak, daha hızlı ve daha kusursuz gibi görünse de ne ekmeğin kokusu eskisi kadar derindi ne de aynı sofraya oturan insanların birbirine bıraktığı hatıralar.
Yaktıkları meşaleler, renkli sis bombaları ve attıkları sloganlar ile hızlıca yürüyen kalabalığın gürültüden öteye geçmeyen konuşmalarından anladığım kadarıyla bu bir futbol maçı trafiğiydi. Bir yandan dev ekranlı kahvehaneye yetişmek için koşar adımlarla yürüyor, diğer yandan futbolcu isimleri, hakem üçlüsü, seyirci desteği, fikstür avantajı, puan sıralaması gibi başlıklar etrafında sahilleri döven dalgalar misali rengarenk konuları yokluyorlardı.
Fanatizm ateşiyle tutuşmuş gözlerde yüzen takım adalar, tacı ya da ofsaytı sevmeyen yargı yüklü paragraflar, elektronik arşivleri kıskandıran ezber listeleri, tekrarı şarap gibi yıllandırarak içen bitimsiz cümleler bir galibiyetin, bir zaferin öncü güçleri gibi inançla mevzileniyordu.
Mevzu etrafında çimlenen heyecan, mevzudan çok daha öndeydi. Mekânın ruhu; dolaşımdaki sloganlar, omuzlardaki kaşkollar ve ellerdeki flamalarla yeniden bedenleniyor gibiydi. Akordu bozuk bir enstrüman gibi cızırtılı, hışırtılı, uğultulu ses kirliliği ile kaldırımlardaki düzensiz ayak seslerinin uyumu konuşulanlardan daha düzenli ve ahenkliydi.
O esnada lüks arabasıyla kalabalığı yarıp geçen bir siyaset madrabazı kadraja teğet bile geçememişti. Grup psikolojisinin albenisi ve sesin matematiksel ritmi, politikanın aldatan sahtekarlığına bir kez daha galip gelmiş, bir teneke yığını muamelesi gören aracıyla tilki lakaplı yerel politik figür bir amigo kadar değer görmemişti.
Bu kesişme aniden binlerce flaş gibi patladı zihnimde. Hayat kendi seyrinde berrak bir ırmak gibi akıp giderken, dağların ve ovaların yabancısı bir ses, yönetme, hizmet etme ya da menfaat dağıtma vaadiyle çiçeğe durmuş tomurcukları patlatıyor, akıp yolunu bulan suyu bulandırıyor, uzayıp giden gölgeleri makaslıyor, ormanları tıraşlıyor, soluklanan sabahları biriktirme kaygısıyla merhametsizce kırbaçlıyordu. Bu adam, eşyayı amuda kaldıran, sosyal yasaların köküne fitne tohumları eken ve farklı iki noktadan sayısız doğru geçirebileceğini söyleyen bir zalimdi. Ama mazlum, bu taraftar grubu misali, zalime sırtını dönse, hedeflerini çabayla yoklasa, izzeti ve şerefi değer yüklü bir dünyada arasa, kimliğini ve saygınlığını emeğiyle inşa etse ve zalimin çağırdığı sofralardan imtina etse zulüm gerçekleşir miydi?
Grubun kadraja yansıyan fotoğrafları, antika eşyalar, sararmış yapraklar ve tozlu raflar misali kompozisyona yer yer otantik nağmeler, kadim fısıltılar bırakıyor; kendi evrenindeki gökkuşağı misali rengarenk ilişkileri besleyip büyütüyor, ortamın büyüsü tekrar eden mutlu ve mütebessim kareleri çoğaltıp duruyordu.
Onlar, simsiyah dumanları ve gerilim yüklü sirenleri ile gara varmak üzere olan tren misali gürültülü, heyecanlı, hareketli iken, ben yaz sıcaklarını bekleyen ve ıskaladığı mevsimlerle kar üstüne kar biriktiren ulu dağlardaki kirli beyaz katmanlar gibiydim. Hararetli aidiyetlerin aynı potada kaynayan yemişler misali farklı bir aura ile etrafı kapladığı mekânda, sessiz, renksiz, kokusuz bir madde, etkisiz bir eleman gibi iğreti duruyordum.
Sokaklar coşkuyla akıyor, ışıklı vitrinlerde seyirlik zamanlar güncelleniyor, tabelaları süsleyen renkler duyguları şekillendiriyor, banklara tüneyen sohbet kümeleri büyüdükçe büyüyor, caddelerde yüksek sesli müzikleriyle ardı arkası kesilmeyen arabalar, arabalardan yarı beline kadar sarkan gençler bağırıp çağırıyordu.
Tüm bunlar, aynı salıncaktaki çocuklar misali ritmik tınılarla bir o yana bir bu yana salınıp duruyordu.
Ben, bir tenor yalnızlığı ile notalar ormanında yolunu kaybetmiş bir enstrüman, onlar ise her sesin ayrıntılı bir yol haritasına dönüştüğü, geniş ve ışıklı bulvarlarda hız denemeleri yapan botanik bahçesindeki yeni sürgünlerin hayat dolu çağrışmalarıydı. Her söz, her atraksiyon diğerini besleyip büyütüyordu. Kendi uzamında şaşmaz istikametleri ve o hat üzere sıralanmış helecan gezegenleri ile bir evrenden diğerine ışık hızıyla geçiyor gibiydiler. Ak kavak kara kavak demeksizin kendimi kavak yellerinin sorumsuz ve hayalperest rüzgarları arasında bulmuştum.
Bir sosyal gözlemci gibi kayıt düğmesine dokunuyor, yüzlerce anıyı birer birer arşivime postalıyordum. Rüzgâra bırakılmış saçları, yüksek sesten kurumuş boğazları, birbirini duymadan konuşan dudakları ayrı bir hava katıyordu yürüyüşlerine. Grup aidiyeti ile yenilenen enerjileri ve kendi atölyelerinde bilenen bakışları yokuşları ve çukurları dümdüz sahalara çeviriyordu. Yerlere basmıyor da narin birer öpücük alıyor, coşkunun sihirli imzasını atıyorlardı sanki.
Bu yaşama sevinci, yağmur yüklü bulutlar ve gür gümrah yeşillikler misali etrafına bereket dağıtırken ben neden aynı hislerle bir coşkunun adresi olamıyordum. Hemen yanımda milyarlarca heyecan hücresi bölünüp çoğalırken ıssız bir amip gibi olduğum yere neden çakılıp kalmıştım.
Tüm bu yaşadıklarım hangi sosyal yasalarla izah edilebilirdi? Boş işlere dalanlarla birlikte boş işlere dalanlara bakıp bakıp acıyordum. Telafisi imkânsız her anın dahası hayat imkanının; bana sıradan, bayağı, faydasız ve uyuşturucu gibi gelen grup psikolojisi ile tüketilmesi anlamsızdı. Koklanacak onca çiçek, dokunulacak onca eşya, dinlenecek onca ezgi, gezip görülecek onca geleneksel ve modern mekân varken daracık bir alanda tıkış tıkış insanlar arasında hangi iksirden rızıklanmak içindi bu çaba?
Biraz daha yakınlaşıp grup üyelerini yakından izlediğimde her biri diğerine benziyordu. Mimikler, tepkiler, sevinç çığlıkları, yuhalamalar hep diğerinin kopyalanmış hali gibiydi. Saç modelleri, sakal tarzları, forma tercihleri de cabası. Grubun her üyesi sanki rolüne çalışmış da sahneye öyle çıkmıştı. Elbette bireysel yeteneklerini özgün figürlerle kadraja sığdırmaya çalışan tipler de yok değildi. Bir an bu benzerliği estetik müdahalelerle vücutlarının bir yerlerini çağın standartlarına uydurmaya çalışan sosyal medya ve kafe sosyolojisi ile karşılaştırdım. Burun, göz kapağı, meme, karın germe, botoks ve dolgu gibi uygulamalar ile pre-robot çağı çağrıştıran tek tipleşme gönüllülerindense kendi halinde birer mizah dergisi ya da mahalle delikanlısı misali üçüncü sınıf roller kesen bu grup daha ehven duruyordu.
Alfabenin sadece birkaç harfi ile büyük mutluluklar yakalayan bu adamlar karşısında gerçek alfabelerden ebced alfabelerine, hece alfabelerinden kavram alfabelerine birden fazla alfabenin ünlü ya da ünsüz tüm seslerine talip olan ben neden bir heyecan dairesine dahil olamıyordum. Basit geometrik bir şekille fizik ötesine ulaşan bu adamlar karşısında ruhumu kondurabileceğim ne boyutsal, ne cebirsel, ne de tasarımsal bir geometrik abide bulamıyordum.
Siyasal partilerin kopyala yapıştır kabilinden dönemsel etkinlikleri, sivil toplum gönüllülerinin sineğin kanadından gündem devşiren bitimsiz faaliyetleri, hareket eden her nesneye şerh düşen müzmin muhalifler, aşiret buluşmalarının niteliksiz niceliği, belde teşkilatlarının yaz festivali programları, ilçe teşkilatı gençlik kolları başkan yardımcısının çocuğunun sünnet merasimi kabilinden uzayan liste çorak yamaçlarıma bir damla değerinde dahi düşmüyordu.
Kaskatı kesilmiş ve bronz bir külçeye dönüşmüş gözlerimin üstüne kondurulduğu bu platformu hangi iş makineleri yerinden sökebilirdi. Kent meydanında dursa ve ‘yaklaşıyor yaklaşmakta olan’ dese birileri, kanı çekilmiş damarlarımla bir cesede dönüşmüş kollarımı makas gibi açacak bir manivela var mıydı? Bu ormandan, şu aynı tornadan çıkmış gibi yükselen ağaçların arasından, şu seslerin korkuyu ve belirsizliği besleyen çıtırtılarından ana yola çıkış var mıydı? Yoksa ömrüm servis yollarında mı tamamlayacaktı uzun metrajlı film denemelerini?
Mevzudan çok mevzunun çerçevesine vurulan şu insanların çakırkeyif hallerine özenmeli miydim? Şu aidiyet hallerinin mutlu kılan sonuçlarını kıskanmalı mıydım? İki rengin ve üç kelimenin doldurduğu havuzlarda ben de sırılsıklam ıslanmalı mıydım?
Pratiğin beslediği kavramlar, davranışlar ve yaklaşımlarla birer antik çağ filozofu ya da modern birer ekran yorumcusu kesilen bu adamları, “öğrenme süreci”nde nereye yerleştirmeliydim?
İdrak denizime hangi nehirlerin nilüferleri dolacaktı? Yakın ya da uzak hangi yıldızlar benimle konuşacak, ruhumun kapaklarını hangi dualar açacaktı? Aziz kimliğim ne zaman üzerindeki tozları silkeleyip yeniden çiçeklenecekti?
Cevapsız soruların gümüş renkli burgacında bir an nefeslendim ve bu çılgın zamanın bulamacından, bu kaypak mekânın çeldiricilerinden beraati niyaz ettim.
Göğün haberini yeryüzü ile buluşturan sarı renkli yorgun yapraklar solgun sokak lambaları arasında salına salına adres ararken, ben hikayemin merdivenlerini yeniden tırmanmaya başladım. |
|||
| Etiketler: İKİ, RENK,, ÜÇ, KELİME, YA, DA, COŞKUNUN, KIYISINDA, | |||
|